Kendini özgür bırakmak…

  • 09:05 5 Nisan 2024
  • Kadının Kaleminden
 
 
"Çok özgür bırakırım kendimi. Benim kadar kendini özgür bırakan kimse yoktur… O kadar geniş bir esneklik var… Kendimi özgür bırakışım insan soyuna, insan özelliğine gösterdiğim en büyük değerdir herhalde diyor Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan."
 
Sedef Demir
 
Sayın Öcalan’ın hakkı var. Gerçekten de “kendini özgür bırakmak” bir irade olayı. Soyumuzun en ihmal ettiği gerçekliklerden desek yanılmayız.
 
Özgürlüğe dair yeryüzünde herkesin bir sözü, fikri ya da fikriyatı özlem veya bir başka duygusu vardır. Olmalıdır da. Toplumlar tarihini inceleyelim. Özgürleşme üzerine bina olmuştur desek, yanılmayız da.
 
Peki “kendini özgür bırakmak” niçin irade ister? Uzun tarihi mirasımıza neden özgürlüklerimizi değil de özgürleşme süreçlerimizi kaydededuruyoruz? Bu soruları cevaplamak özgürlüğü kesinkes tanımaktan geçiyor. Açık ki özgürlük, dâhil olduğumuz sistemler dünyasında içkin değil. Bundandır ki özgürlük mevcudatlar düzleminde aşkın bir meseledir.
 
Tarihin hiçbir döneminde çağımızdaki kadar çok özgürlüksüzlükler vaki olmadı. Muhtelif durumlar bunu yeterince açığa seriyor. Bu kişisel çapta bir analiz değil. Bu bir gerçek. Özgürlüksüzlük varoluşsal ya da evrensel olarak gerilik. Ancak maalesef yine de çağdaş bir gerçek olarak önümüzde duruyor, tazeliğini koruyor.
 
Özgürlük mefhumu insana has. Böyle olunca mekaniği de insanda oluyor. O zaman özgürlük insanda içkindir. İnsan, içkin bir değerinden neden yoksundur ya da insan özgürlükten yoksun olabilir mi? Peki insan içkin bir değerinden mahrum bir sistem veya sistemlerde yaşayabilir mi? Yahut yaşar mı?
 
Özgürlük olmadan yaşamayı seçmek mümkün olmuş durumda. Özgürlük olmadan yaşayamayız ama özgürlük olmadan yaşıyoruz. Onsuz olmaya razı gelmişiz bir şekilde. Ancak özgürlüğün olmadığı durumlarda yaşıyor olmayız. Belki yaşıyoruz sanırız. Dolayısıyla bize yaşadığımızı sandıran herhangi bir sistemde, biz yaşamayı seçtiğimiz için bulunuruz. Özgürlüğün olmadığı bir sistem veya sistemlerde yaşamayı seçmiş olabiliriz ama özgürlükten yoksun sistem veya sistemlerde bizler aslında yaşayamıyoruz.
 
Bundandır ki toplumlar tarihinin üzerine bina olduğu yer özgürleşme konusudur. Özgürlüksüz yaşanamayacağı için her anı mücadele ile soluksuz ilerler toplumlar tarihinin. Çünkü özgürlüğün aranması gerekir, bulunması gerekir, ona benzemek gerekir. Dolayısıyla bunun için uğraş gerekir. İşte hali hazırda olan, ondan yoksun olduğu için, onun için mücadele gerekir. Tüm bu akışa katılmak için ise özgürlüğü istemek gerekir. Çünkü özgürlüğü istemek, özgürlüğü yaşamak ile başlar, özgür olmak ile devam eder.
 
Bundandır ki özgürlük irade istiyor. İrade istediği için de özgürlük bizden en temelde benliğimizi istiyor. Benlik insan varlığı için soyuttur. Fakat ilk aşamada soyut olsa da onu keşfettikçe, bildikçe aslında bir bütün hayatımızı oluşturduğunu anlarız. Soyut nitelik de haliyle tüm yakıcılığıyla gerçekler silsilesi haline gelir.
 
Durum bu iken asla müphem olmadığını söylemek mümkün. Velev ki muhtevasının soyut ve somut her durumuna şahitlik ettikçe onun bütün bir varlığa tekabül ettiği de görülür, bilinir. O zaman anlaşılıyor ki özgürlüğü salt soyut ele almak da salt somut ele almak da bizi özgür yapmaz. Bilakis özgürlüksüzlüklerimizi çoğaltır. Her iki uç yaklaşım da onu var etmek çünkü. Dolayısıyla yaşama katmaz. Yaşamda olmayan bir şey de yaşanılamaz.
 
Ve gelelim başa: Uzun tarihi mirasımıza özgürlüğü fazla yaşamadığımız için özgürlüklerimizi değil de özgürleşme süreçlerimizi kaydededuruyoruz. Özgür yaşama halinden çok, özgürlük arayışlarımız, mücadelelerimiz tarihe kaydolmuş durumda.
 
İddiamız özgürlüğe içkin olmak 
 
Bu böyle çok büyük bir iddia değil. Süregelen toplumlar tarihini bütün parıltısıyla doldurmaya devam eden özgürlük mücadeleleri oldukları yerde dünya durdukça kıymetlerini büyütecekler. Ve bizlere, özgür olmak isteyen herkese ve dahi insanlık ailemize nefes olmaya da devam edecekler. Burası net. Dolayısıyla iddiamız özgürlük mücadelesini, özgürlükten dıştalamak değil. Velev ki bu mümkün de değil. İddiamız özgürlüğü yaşamak, özgürlüğe içkin olmak.
 
Kendini özgür bırakmak nasıl olacak?
 
Özgürlük insanda içkin dedik. Sadece bu da değil, özgürlük aynı zamanda insanda aşkındır da. Dile getirdiğimiz üzere özgürlük yaşanacak bir “hal” aynı zamanda. Bir yaşam hali. Öyleyse özgürlüğe bir değil, sayısız perspektiften bakmamız olasıdır. Ve artık ona “Nasıl yapmalı, nasıl yaşamalı” perspektifinden bakmak da gereklidir. Yaşam bütünlüklü bir olay. Ve yaşamda aydınlık-karanlık, doğru-yanlış ve benzeri nereden tutarsak tutalım, özgürlüğe ulaşırız. Özgürlük her şeyi özgürleştirebilecektir çünkü. Peki o zaman “kendini özgür bırakmak” nasıl olacak? Bu liberalizmin motto ettiği “Bırakınız yapsınlar” mealince bir hal değil elbette.
 
Kesinkes özgürlüğü tanıyabilmek için şu soruyu soralım: Özgürlük nerede, nasıl yaşanmış?
 
“Kaybettiğin yerde ara diye şaşmaz bir kuralı var yaşamın. Özgürlüğün ilk kaybı da günlük yaşamda özgürlüğe bir isim verme ihtiyacı ile sabitlenmiş olarak karşımıza çıkıyor. Daha önce özgürlük ya da onunla aynı mealde bir isim literatürde yok iken, “amargi” diye bir kelime üretiliyor, bundan beş bin yıl önce. “Amargi” özgürlüğe denk düşen bir kelime olarak, anaya dönüş anlamına geliyor. Fakat buradaki “ana” biyolojik analığı değil, öz veya esas kültür ya da yaşamı niteliyor.
 
Dönem türlü boyutlarıyla incelenebilir tabi. Yine özgürlüğün kaybedildiği duygusu ile oluşmuş kelimeden hareket edebiliriz. Orijinin “ana” ile anılması biyolojik bir cinsiyet nitelemesi değil ise toplumsal-kültürel bir niteleme olmalı. Ki o zamanlar bunu anlatıyor. Kadının ayrıştırılmasına, toplumdan uzaklaştırılmasına, etkinliğinin hedef görülmesine ve gösterilmesine tekabül eden “amargi” kelimesinin çıkışı, kaynak almamız gereken nokta oluyor. Böylelikle anlaşılıyor ki dönülüp, tekrar bulma ihtiyacı toplumsal ana varlığına denk düşüyor. Zaten toplumsallık da ancak ve ancak cinsiyet ötesi bir hal üzerine gelişebilir. O zaman kadın olmayı sosyolojik ele alırsak söz konusu orijini anlamaya başlayabiliriz.
 
“Amargi” öncesi sosyolojinin çözümlenmesi felsefe ve bilimin çağdaş görevlerinden olmalı. Bu anlamda birçok düşün, tartışma, araştırma birikimine sahip jineoloji (yaşam bilimi) de var.
 
İşte özgürlüğü yaşamak da bu bağlamın yaşama katılmasıyla devreye girebilecek. Diyebiliriz ki kendini özgür bırakmak, esas yaşamı yaşamak demek olacak.
 
Özgürlüğün kaybı en basit, en sade toplumsal değerlerin kaybıyladır. O zaman özgür yaşamak toplumsal değerleri yaşamak ile özdeş oluyor. Toplumsal değerleri yaşamak ise tarihimizin bize ifade ettiği üzere kadının kurduğu, geliştirip ilerlettiği yaşam kültürünü oluşturuyor.
 
Bugün orijinimizden koparıldığımız ve koptuğumuz haldeki durumumuz özgür yaşatmıyor belli. Orijinimizdeki mevcudiyetimiz yaşamı özgürlükle geliştirip ilerletti. O halde yaşamcıl, insancıl, doğal kadınlığı çağımızda canlandırmak yani çağdaş sosyolojik kadın gerçekliğini özgürleştirmek toplumsal analığı yine yaşama kazandıracak.
 
Kadınsılaşan kadın yaşam kuramaz oldukça özgürlüksüz kaldı 
 
İlk düşürülüşten bugüne kadına hep özellikler yüklendi. Bu her yeni özellik kadını genelden alıkoyduğu gibi varlığını da kadınsılaştırdı. Kadınsılaşan kadın yaşam kuramaz oldukça yaşam özgürlüksüz kaldı. Bugün verili sistemlere kadınsılık ile katılmak yaşamı özgürleştirmiyor, kuşkusuz. Çünkü kurucu toplumsal analık düzeyinde, genelleşmiş bir duruş olmuyor bu.
 
O zaman verili tüm her şeye karşı basit ve sade toplumsal değerleri yaşamak bizleri arıtacaktır. Kadının nasıl yaşam olduğunu, bunun nasıl lezzetli bir hal olduğunu bize yaşatacaktır. Kadının yaşam ile özdeşliği cinsiyet ötesi bir durum dedik. Bu halde yaşam olma, kadın varoluşunun akışı olmak ile beraber erkek için de kuvvetle mümkün bir konudur. Sonuçta öğrenilmiş-öğretilmiş olan da erkek varlığının çok gerisinde olan erkeksilik oluyor. Yani aynı arılaşma formülü erkek için de hayati oluyor.
 
Anda içkinleşme gerçeği
 
Şimdi artık Değerli Öcalan’ın gerçekliğinde kendini özgür bırakma iradesini anlamak mümkün görünüyor. Verili yaşamı aşmak gerçeği; varlığında içkin özgür yaşama kendini bırakma gerçeği; bunu yaşamakla aşkınlaşıp yaratıcılaşma gerçeği; böylelikle özgürlüğe karışma yani anda içkinleşme gerçeği.
 
Eylemler yalın, basit ve özlüdür 
 
Sözün özü özgürlüğü aramak ve onun için mücadele yükseltmek ile beraber yaşamında bir gününün her saatine, her anına özgürlüğü yerleştirmek Değerli Abdullah Öcalan şahsında kendini özgür bırakmak oluyor. Yani edimler, eylemler çok yalın, basit ve özlüdür. Ve bunları yapma iradesi muazzamdır, tarihidir. Küçük perspektiften baktığımızda özgürlük, sanılanın aksine gerçekten de sade ve basittir. Çünkü orijinaldir, hakikattir. İnsana dair her neresi olsa da bir göz atalım. Hep basit değerlere çağrılar duyarız. Yani yaşamlaşmanın özgürlük, özgürlüğün yaşamlaşma olması aslında bilinmeyen bir formül de değil.
 
Yalnız açık ki kendini bu öğretilere, yalınlığa, basitliğe bırakma çok da gerçekleşmiş değil. Güncel hal kendini kadınsılığa, erkeksiliğe, verili ve yaşam olmayan sistemlere bırakıp özgürlüğü ya salt soyutlaştırmak, ya salt somutlaştırmak ya da onu nostaljikleştirmek ile vaki. Bu fiilen özgürlüğü istememek ile denk bir durum. Bunun sonuçlarını uzun uzadıya açmaya gerek yok. Çünkü güncel sosyolojik yapıya bir bakalım. Doğanın en gelişkin ve evrenin kendisinde dile geldiği “insan” varlığı, bugün neredeyse sadece hayatta kalmak ile ilgilenmeye mecbur ve mecbur edildi. Var olmanın zihinsel, ruhsal boyutlarını doyasıya yaşayıp, toplumsallıkla sarılıp sarmalanmaktan uzak durumdayız.
Zaman özgürlük için irade istiyor 
Tam da bu yüzden zaman, özgürlük için irade istiyor. Özgürlük değerlerinden bahsettik. Bu değerler yalın, evet. Ve bunları yaşamaya meyletme ise zordur, evet. Neden? Çünkü ekseriyetle özgür olmadığımızın farkında değiliz veya özgürlüğü istiyor değiliz. İşte bugün özgürlük uzak ise sebep budur. Çünkü özgürlüğün insanda içkinliği doğaldır. Bunun farkında olup onu canlandırabilir, büyütebiliriz de; farkında olmayıp onu köreltebiliriz de. Zira “var”dır. Bununla beraber insanın özgürlüğe içkinliği ancak tercih ile olur. Kendimizdeki özgürlükle bütünleştikçe, özgürlüğe içkin oluruz. Ama kendimizdeki özgürlüğü köreltip, kötürümleştikçe özgürlükte içkin olmayız.
 
Şu halde açık ki özgürlüğün yalınlığı ve onu günümüzde yaşamlaştırmanın zahmeti sağlanıyor. Yalınlık doğallıktan, zahmet farkındalıksızlıktan.
 
Yalnız şu daha da açık ki umutsuzluk, korkular, zayıf sevgiler, kaygılar, yalnızlıklar, inançsızlıklar, tükenmişlikler, mutsuzluklar doğamıza yüzde yüz aykırı birçok duygu-düşünce ile yaşamaya çalışmak çok çok daha zor, daha zahmetli.
 
Özgürlüğü irade ile eylemek yani ona karar vermek için sahip olmamız gereken hiçbir şey yoktur. Ve elbette olmamız gereken herhangi bir zaman ya da mekan da yoktur. Tek bir gerek vardır, o da istemek. Amasız, şartsız istemek. Yani gerçekten istemek. Yani inanmak. Yani yapmak. Hangi zaman-mekanda, hangi durumda olursak olalım özgürlüğü hakikaten istemek. Dolayısıyla onun gerektirdiği toplumsal değerleri yaşamak, yaşattırmak.
 
Özgürlüğün önündeki en kuvvetli engelin anti-toplumsal yanlarımız olduğunu özgürlüğü yaşadıkça göreceğiz. Toplumsal değerlerin bizi doğallaştırdığını, anti-toplumsal yani aslında güncel formuyla bireyciliğin bizi nasıl kabalaştırıp, sanallaştırıp, yapaylaştırdığını özgürlük kültürünü yaşadıkça fark edeceğiz. Bireyciliğin nasıl katılaşıp, fakirleştirdiğini buna mukabil toplumsallığın nasıl esnekleştirip zenginleştirdiğini özgürlükler biriktirdikçe iyice anlayacağız.
 
Pekala, o zaman tüm bunlar neden var? Özgürlüğün tüm bunlar olabilip, hepsini aşabilmesi nedendir?
 
Değerli Öcalan demişti;“Işığın hem kendisini hem de karanlığı ortaya koyması gibi bir hakikat de hem kendisinin hem de yanlışın ölçüsüdür.”
 
Ve evet. Özgürlük hakikattir. Işık gibi, aşk gibi. Çünkü ne kadar özgür olup ne kadar özgür olmadığımızı gösterecek yine o özgürlüktür.Ve evet. Her hakikat gibi özgürlük de yaşandıkça insan soyuna, tarihe, evrensele gösterilecek en büyük değerdir. Işık gibi, aşk gibi…